SONUÇ
Avrupa Birliği çerçevesinde
yaşanan siyasi bütünleşme sürecinin temel taşlarından birisi de ekonomik
bütünleşme hareketidir. Ekonomik bütünleşmenin önemli bir tamamlayıcı bileşeni
ise parasal bütünleşmedir. Bu bakımdan, Avrupa Para Birliğinin kurulması,
Avrupa’daki ekonomik entegrasyon hareketinin ulaşılan en son noktasıdır. Parasal
Birlik, Tek Pazarın doğal bir tamamlayıcısı olarak görülmektedir. Avrupa Birliği
içerisinde insanların, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbestçe dolaşımını
öngören Tek Pazarın etkinliğinin artmasının, üye ülkelerin paraları arasındaki
döviz işlemlerinin yol açtığı maliyetlerin ve döviz kuru belirsizliklerinin ortadan
kalkmasıyla mümkün olacağı düşünülmektedir. Bunu sağlayacak olan da, üye
ülkelerin tek para kullanımına geçmeleridir.
Euro’nun uygulamaya konulması
temelde üç alanda tasarruf sağlayacaktır:
1- Kambiyo işlem maliyetlerinin
azalması. Tek para sistemi, üye ülkelerin kendi aralarındaki ticarette ulusal
paraların birbirine çevriminden kaynaklanan maliyetleri ortadan kaldıracaktır.
2- Döviz kuru istikrarı. Parasal
Birliğe dahil ülkelerin ulusal paralarının dış değeri birbirlerine karşı
sabitlendiği ve nihai aşamada ulusal paralar tedavülden kaldırılarak tek paraya
geçileceği için döviz kuru riski önemli ölçüde azalmaktadır. Döviz kuru riskinin
azalması, dış ticaretteki belirsizlikleri de büyük ölçüde gidererek firmaların
daha net kararlar alabilmelerine olanak sağlamakta, kaynak dağılımında etkinliği
artırmaktadır.
3- Fiyatların şeffaflaşması. Tek
paraya geçiş, üye ülkeler arasındaki fiyat farklılıklarını ortaya koyarak fiyat
karşılaştırmalarını kolaylaştırmaktadır. Bu durum firmaların ülkeler bazında
fiyat farklılaştırmasına gitmelerini zorlaştırmakta ve Birlik genelinde fiyatların
birbirine yakınlaşmasını sağlamaktadır. Fiyatların şeffaflaşması, benzer
ürünler üreten firmalar arasındaki rekabeti de artırmaktadır.
Söz konusu üç alanda ortaya
çıkan etkiler, ekonominin bütün alanlarına yayılan zincirleme etkileşimin temel
taşlarını oluşturmaktadır. Bu sayede dış ticarette, yatırımlarda, üretimde,
finansal piyasalarda ve global düzeyde birbirini sürükleyen bir etki-tepki mekanizması
ortaya çıkmaktadır. Bu etkileşimin yarattığı başlıca ekonomik faydaları şu
şekilde sıralamak mümkündür:
- Tek Pazarın tamamlanması,
- Fiyat mekanizmasının etkinliğinin artması,
- Fiyat istikrarı,
- Euro bölgesinde ticaretin yoğunlaşması, yatırım ve üretimin artması,
- Ulusal para ve sermaye piyasalarının daha fazla bütünleşmesi ve derinlik
kazanması,
- Ulusal ekonomilerin yakınlaşması,
- Sınır aşırı finansal işlemlerin kolaylaşması.
Euro’ya başarılı bir şekilde
geçilmesi, üye ülkelerin ekonomi ve maliye politikalarının uygunlaştırılması ve
Avrupa’nın siyasi bütünleşmesinin sağlanmasında önemli bir dayanak oluşturmak
suretiyle politik avantajlar da sağlayacaktır.
Parasal Birliğin üçüncü
ülkelere etkisi, bu ülkelerin Euro bölgesi ile olan ticari ve ekonomik ilişkilerine,
uluslararası sermaye piyasalarına ve dış ticaretteki açıklık derecelerine ve
uyguladıkları kur politikasına göre değişecektir. Bu itibarla ithalatının %
52,5’ini, ihracatının % 50’sini AB ülkeleri ile gerçekleştiren, Türk Lirasının
nominal kur değerini Dolar ve Euro’dan oluşan kur sepetine göre ayarlayan, orta ve
uzun vadeli kamu dış borç stokunun % 33,96’sı ve resmi rezervlerinin yaklaşık %
60’ı Euro’ya dahil para birimleri cinsinden olan, AB ile ortaklık ilişkisi bulunan
ve gümrük birliği üyesi olan Türkiye’nin Parasal Birlik konusunda yaşanan
gelişmelerden en çok etkilenecek ülkelerden biri olması kaçınılmazdır.
Euro’nun Türkiye üzerinde
yaratacağı net etkiyi tam olarak tespit etmek oldukça zor görünmekle birlikte,
Euro’nun Türkiye ekonomisi üzerinde etkide bulunacağı başlıca alanların dış
ticaret, dış borç yönetimi, faturalama ve mali piyasalar olacağı
düşünülmektedir.
Euro bölgesinde artan rekabet;
fiyatların şeffaflaşması, ölçek ekonomileri, hedging ve işlem maliyetlerinin
ortadan kalkması neticesinde fiyatların düşmesi Türkiye’nin Euro bölgesindeki
firmalarla rekabetini güçleştirecek ve ihraç mallarının fiyatlarını düşmeye
zorlayacaktır. Gümrük birliği bu etkinin daha fazla hissedilmesine yol açacaktır.
İthalat açısından ise, Euro bölgesinde fiyatların düşmesi ithalatın birim
maliyetini düşürerek, özellikle ara mal ve yatırım malı ithalatına bağlı
yatırımları teşvik edecektir. Diğer taraftan ise, gümrük birliğinin de etkisiyle
tüketim malı ithalatını artıracaktır. Bunun sonucunda, dış ticaret açığı
artacaktır. İthal talebinin yükselmesi, yurt içinde ithal ikamesi mallar üreten
işletmeler üzerinde de rekabet baskısı yaratacaktır.
Diğer taraftan, Euro’nun ABD
Doları, Japon Yeni ve Türk Lirası karşısındaki kur değerinin artması, mal ve
hizmet ihracatında Euro’nun kullanımını yaygınlaştırırken, ithalat
sektörlerinde Euro karşısında zayıflayan para birimlerine yönelişe sebep
olacaktır. Dış ticarette gelirler Euro cinsinden tahsil edilirken ödemelerin de zayıf
para birimleri ile yapılması ödemeler dengesini olumlu yönde etkileyecektir.
Tek Pazarın tamamlanması, işlem
maliyetlerinin ortadan kalkması ve piyasaların bütünleşmesi dolayısıyla Euro
bölgesinde sağlanacak büyüme ve gelir artışı neticesinde üye ülkelerde ithal
talebinin artması Türkiye’nin bu ülkelere olan ihracatını artıracaktır. Nitekim,
Türkiye’nin OECD ülkelerine yaptığı ihracatın bu ülkelerdeki gelir artışına
oldukça duyarlı olduğu ortaya konulmuştur. Orta vadede Euro alanında kaydedilecek %
2,9 oranındaki bir büyümenin Türkiye’nin EPB ülkelerine ihracatını % 7,2
oranında artıracağı tahmin edilmektedir.
Türkiye, gerçekleştirdiği
ihracatın % 32’sinde ve ithalatın % 40’ında AB ülkelerinin para birimlerini
kullanmaktadır. Ancak bu oranlar, Türkiye’nin dış ticaretinde AB ülkelerinin
payından daha aşağıda kalmaktadır. Bu itibarla, Euro’ya geçişle birlikte,
geçmişte üye ülkelerin para birimleri ile yapılan ticari faturalamada bu para
birimlerinin yerini Euro alacağı gibi, Euro’nun uluslararası piyasalarda rağbetinin artması ölçüsünde,
ABD Doları ve diğer para birimleri ile gerçekleştirilen ticari faturalamalarda da
Euro’ya yöneliş olacaktır.
Parasal Birliğin Türk bankacılık
sektörü üzerindeki etkileri, bir yönüyle Euro/TL, Euro/Yen ve Euro/Dolar
paritesindeki dalgalanmalara ve Türk bankalarının bu para birimleri karşısındaki
açık ya da kapalı pozisyonuna göre ortaya çıkacaktır. Örneğin, Türk
bankalarının Euro’da açık, ABD Dolarında kapalı pozisyonda olmaları durumunda
Euro/Dolar paritesinin Euro lehine değişmesi bankaların kambiyo zararına
uğramalarına, paritenin Dolar lehine değişmesi ise kambiyo kârı elde etmelerine yol
açacaktır. Sektördeki bankaların ABD Dolarında açık, Euro’da kapalı pozisyonda
olmaları durumunda Euro/Dolar paritesinin Dolar lehine değişmesi bankaların kambiyo
zararına uğramalarına, paritenin Euro lehine değişmesi ise kambiyo kârı
sağlamalarına sebep olacaktır.
Türk bankacılık sisteminde, T.C.
Merkez Bankası rezervlerinde ve hane halklarının elinde Euro’ya dahil para birimleri
(özellikle de Alman Markı) cinsinden bulunan dövizlerin ve döviz tevdiat
hesaplarının en geç 1 Temmuz 2002 tarihine kadar Euro ile değiştirilmesi
gerekmektedir. 1 Ocak 1999 – 1 Temmuz 2002 tarihleri arasındaki dönemde Euro’ya
geçiş ihtiyaridir. Gerek geçiş döneminde gerekse bu dönemin bitiminde, Euro’nun
piyasalardaki durumuna bağlı olarak Euro’ya dahil para birimlerinden ABD Dolarına ya
da enflasyon ve yurt içi faiz hadlerinin durumuna göre Türk Lirasına yönelişler
olabilir. Bu nedenle Türk bankacılık sektörünün Euro’ya dahil para birimleri
cinsinden varlık ve yükümlülüklerini değerlendirmeleri, Euro’nun kısa, orta ve
uzun dönemler itibarıyla uluslararası piyasalardaki durumuna ve Euro/Dolar
paritesindeki değişmelere ilişkin olasılıkları içeren senaryo analizleri yapmaları
ve döviz tevdiat hesaplarından yaygın para çekme olasılığına karşı nakit
akımlarını düzenlemeleri gerekmektedir. Euro’nun güçlü bir para birimi durumuna
gelmesi ise Euro’ya yönelik büyük bir talep yaratarak, Euro’nun kur değerinin
artmasına ve Euro faiz hadlerinin yükselmesine neden olabilir. Kısa vadede Euro/Dolar,
Euro/Yen ve Euro/TL paritelerinde ortaya çıkması beklenen belirsizlik ortamının
bankaları ve diğer ekonomik birimleri kur riskiyle karşı karşıya bırakması da
olasıdır. Ancak özellikle uzun vadede Euro’nun uluslararası piyasalarda güçlü ve
istikrarlı bir para birimi olarak kendini göstermesine paralel olarak Türk bankacılık
sektöründe ve mali piyasalarda ABD Dolarından Euro’ya doğru önemli yönelişler
olabilir.
Tek para birimine geçilmesinin
ardından, Parasal Birlik üyesi ülkelerin bankaları kadar Türk bankalarının da
bilgisayar ve muhasebe sistemleri gibi teknik alt yapıda gerekli uyarlamaları
yapmaları, personel eğitimi ve müşterilerin bilgilendirilmesine yönelik
çalışmalarda bulunmaları gerekmektir. Bu hazırlıklar bankalar için ek maliyetlere
yol açmaktadır. Ayrıca, tek paraya geçişle birlikte bankalar; Euro’ya dahil para
birimleri arasında gerçekleştirilen döviz alım satım ve arbitraj işlemleri, hedging
işlemleri, söz konusu para birimleri cinsinden yapılan para transferleri ve aracılık
hizmetleri gibi gelir sağlayıcı faaliyetlerden de yoksun kalacaklardır. Bunun yanı
sıra, Euro bölgesinde artan rekabet neticesinde Avrupa bankalarının, azalan kar ve
pazar paylarını telafi etmek amacıyla yönelecekleri başlıca pazarlardan birisi de
Türkiye olacaktır. Bu nedenle Türk bankaları, gerek yurt içi, gerekse yurt dışında
yabancı bankalarla rekabet edebilmek amacıyla başlıca hizmet kalitesi ve türleri,
rantabilite, personel sayısı ve niteliği, şube sayısı, teknolojik alt yapı, muhabir
ilişkileri, faaliyet türleri ve kar payı gibi unsurlarda olmak üzere yeniden
yapılanmaya gitmek durumundadırlar.
Yabancı piyasalarda Euro’ya dahil
para birimleri cinsinden hisse senedi ve tahvil ihraç eden Türk şirketlerinin, söz
konusu kıymetli kağıtları Euro cinsinden yeniden değerlemeleri gerekmektedir. Bunun
yanı sıra, Euro bölgesinde faiz ve kur farklılıklarının ortadan kalkması, faiz
hadlerinin düşmesi ve piyasaların stabilize olması nedeniyle getiri oranlarının
düşmesi, yabancı fonların riskli fakat potansiyel getirisi yüksek olan İMKB’ye
yönelmesini ve bu sayede Türkiye’ye kısa vadeli yabancı sermaye girişi
sağlayabilir. Ancak, yüksek getiri arayan yabancı fonların Türkiye’ye
çekilebilmesi için Türk para ve sermaye piyasalarında yatırımcılar, ihraççılar
ve aracı kurumlar açısından önem taşıyan yatırımcı güvenliği, şeffaflık,
vergilendirme, azınlık ve temsil hakları gibi konularda yabancı sermayenin
endişelerini giderici adımların atılması gerekmektedir.
Parasal Birliğin katkısıyla Euro
sermaye piyasalarının bütünleşmesi, derinleşmesi, faiz oranlarının düşmesi ve
istikrar kazanması, Türkiye’nin bu piyasalardan daha düşük maliyetle ve daha
büyük hacimlerde borçlanma imkanını artıracaktır. Bunun yanı sıra Euro’ya dahil
para birimlerinin 2002 yılında ortadan kalkması, gözetilmesi gereken risk sayısını
azaltacak ve ABD Doları, Japon Yeni ve Euro’dan ibaret olan üç ana risk faktörü
kalacaktır. Bu durum, dış borç yönetiminde büyük kolaylık sağlayacaktır. Diğer
taraftan, Türkiye’nin döviz cinsinden varlık ve yükümlülükleri arasındaki
uyumsuzluk da Türkiye’yi kur riskine maruz bırakmaktadır. Bu yönden bir kur riskiyle
karşılaşmaması için Türkiye’nin varlık ve yükümlülüklerinin uyumlu olması,
yalnız ihracat gelirleri dikkate alındığında dış borç döviz kompozisyonunun % 60
Dolar - % 40 Euro şeklinde oluşturularak, Japon Yeni ve diğer para birimleri cinsinden
yükümlülüklerin Euro ve Dolar cinsinden yükümlülüklere çevrilmesi gerekmektedir.
Bu sayede risk yönetimi daha da kolaylaşacaktır.
Uluslararası düzeyde rezerv para
olarak kabul edildiği için, Türkiye’nin dış borç stoğu da ABD Doları cinsinden
hesaplanmaktadır. Bu bakımdan, Euro ve Euro’nun alt para birimleri cinsinden alınan
dış borçlar da dış borç servisince ABD Dolarına çevrilerek takip edilmektedir.
Dolayısıyla, Euro/Dolar paritesindeki değişmeler dış borç stok rakamları üzerinde
de değişmelere yol açmaktadır. Euro’nun ABD Doları karşısında değerinin
artması Türkiye’nin dış borç stokunu artırırken, ABD Dolarının Euro
karşısında değer kazanması ise dış borç stok rakamını azaltmaktadır.
Dış borç faiz yükü, Euro’ya
dönüşecek dış borçlara uygulanacak faiz oranlarının değişken ya da sabit
olmasına göre tek para sistemine geçişten etkilenecektir. Bu itibarla, Euro’ya
dönüşen sabit faizli borçların nominal faiz oranları değişmezken, değişken faiz
oranlarının yerini Euro Libor ve Euribor referans faiz oranları alacaktır. Ancak,
Türkiye’nin toplam faiz ödemesi içerisinde değişken faizin payı % 11,07 oranında
olduğu için, Euro’ya geçiş sebebiyle faiz oranlarından kaynaklanacak ek külfet
yalnızca değişken faizli enstrümanların faiz oranlarının Euro Libor ve Euribor faiz
oranlarına dönüştürülmesi sırasında ortaya çıkacaktır.
Parasal Birliğe geçişle birlikte
uygulamaya giren Target Sistemi sayesinde para transferleri ve geri ödemeler en fazla 30
dakika içerisinde gerçekleştirilebilmekte ve Euro üzerinden aynı gün valörlü
işlem yapabilmek olanaklı hale gelmektedir. Böylece, geçmişte Türkiye ile Avrupa
ülkeleri arasındaki zaman farkından ötürü, bu ülkelerin ulusal paraları üzerinden
aynı gün valörlü işlem yapılamamasından kaynaklanan kur farkları, zaman
kayıpları ve işlem maliyetleri de ortadan kalkmaktadır.
Euro’ya geçiş, Türkiye’nin
döviz rezervlerinin yönetimi, kompozisyonu ve yapısı üzerinde de etkili olacaktır.
Türkiye’nin resmi döviz rezervlerinin yaklaşık % 60’ı AB ülkelerinin para
birimleri cinsindendir. T.C. Merkez Bankasının, döviz rezervlerindeki Euro’ya dahil
paraları en geç 1 Temmuz 2002 tarihine kadar Euro ile değiştirmesi gerekmektedir. Söz
konusu değiştirme işlemi, Euro ile üye ülkelerin para birimleri arasındaki pariteler
sabitlendiği için herhangi bir kayba yol açmayacaktır. Türkiye’nin AB ile olan
ekonomik ve ticari ilişkilerinin yoğunluğunun yanı sıra Euro’nun istikrarlı ve
güçlü bir para olması ve uluslararası piyasalarda benimsenmesi halinde, zamanla
Türkiye’nin döviz rezervleri içerisinde Euro’nun payının Euro’ya dahil para
birimlerinin payından daha fazla olması beklenebilir.
T.C. Merkez Bankası, Türk
Lirasının nominal kur değerini 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren “1 Dolar + 0,77
Euro”dan oluşan yeni kur sepetine göre yönetmeye başlamıştır. T.C. Merkez
Bankası tarafından 1999 tarihinde ilan edilen kur ve para politikası çerçevesinde,
Aralık 1998 – Aralık 1999 arasındaki dönemde % 60,6 oranında artan kur sepetinin
Aralık 1999 – Aralık 2000 döneminde % 20 oranında değerlenmesi öngörülmektedir.
Bununla birlikte Türkiye’nin Türk Lirasını doğrudan Euro’ya bağlaması ya da
döviz sepeti içinde Euro’nun payını artırması, ekonomisini AB ülkelerinin
ekonomilerine yakınlaştırmadan uygun bir politika tercihi olarak görülemez. Kaldı
ki, dış yükümlülüklerin yaklaşık yarısının ABD Doları cinsinden olması, Türk
Lirasının doğrudan Euro’ya bağlanması durumunda Türkiye’yi Euro/Dolar
paritesindeki dalgalanmalardan kaynaklanan döviz kuru riskiyle karşı karşıya
bırakır. Ayrıca, T.C. Merkez Bankası tarafından 2000 yılında uygulanacak kur
politikası doğrultusunda kur sepetindeki günlük artış oranlarının dönem başında
açıklanmış olmasına ve büyük ölçüde programın gerçekleşmesine karşın
Euro/Dolar çapraz kurundaki belirsizlik sürmektedir. Bu ise sepetin artış oranı
önceden düzenlense bile, sepete dahil olan Dolar ve Euro’nun ayrı ayrı Türk Lirası
karşısındaki değerlerinin değişmesine yol açabilmektedir. Örneğin, Euro/Dolar
çapraz kurunun Dolar lehine değişmesi, sepetin kümülatif artışı ne olursa olsun,
Türk Lirasının ABD Doları karşısında, Euro karşısındaki değer kaybına nispeten
daha fazla değer yitirmesine yol açacaktır.
Türkiye’nin, Parasal Birliğin
gerek Euro bölgesinde gerekse uluslararası ekonomide yaratacağı yeni çevrede, olumlu
etkilerinden azami ölçüde yararlanabilmesi, olumsuz etkilerinden ise mümkün
olduğunca kaçınabilmesi için ekonomisinde önemli değişimlere yol açacak yapısal
reformları sonuçlandırması gerekmektedir. Bu gereklilik, hem ekonomik konjonktürün
Türkiye’nin önüne koyduğu içsel bir zorunluluk, hem de bir taraftan AB’ne tam
üye olmaya aday, dolayısıyla Parasal Birliğe de müstakbel aday, diğer taraftan ise
gümrük birliği üyesi konumundaki Türkiye’nin her iki taraftan da yerine getirmekle
mükellef olduğu topluluk kriterleri anlamında dışsal bir etkidir.
İçsel bir zorunluluk olarak,
Türkiye yıllardır kronikleşen ya da
arızi olarak dönem dönem ortaya çıkan ekonomik sorunlarını kalıcı olarak
çözüme kavuşturarak vatandaşlarının harcanabilir gelir ve refah düzeyini
yükseltmeli, gelir dağılımındaki dengesizliği gidermeli, devletin asli görevleri
olan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, araştırma-geliştirme ve alt yapı
alanlarında daha fazla yatırım yapmalı, serbest piyasa ekonomisinin “vahşi
kapitalizm”e dönüşmeksizin düzenli bir şekilde işlemesini sağlamalı, rekabet ve
girişim eşitliği ve serbestliğinin önündeki engelleri kaldırmalı ve ekonomik
büyümeyi artırmalıdır. Bunun için de
Türkiye’nin öncelikle;
- Ekonomik ve siyasi istikrarı
sağlaması,
- Enflasyonu düşürmesi,
- Korumacılık politikalarının arkasında gelişen ve bu nedenle verimliliği
düşük endüstri dallarını tedricen dış rekabete açması,
- Kamu borçlanma gereksinimini azaltarak hem bütçe üzerindeki borç yükünü
hafifletmesi hem de büyük ölçüde kamunun sığ sermaye piyasasından
borçlanmasının sebep olduğu yüksek faiz oranlarını aşağı çekmesi,
- Yüksek kamu açıklarına sebep olan, verimsiz kamu harcamalarını artıran ve
rekabet koşullarını bozan ya da özel sektörün daha verimli ve karlı bir şekilde
işletebileceği kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesini tamamlaması,
- Reel yatırımların önündeki
kredi temini, yüksek faiz hadleri gibi engelleri kaldırarak, tasarrufların spekülatif
yatırımlardan reel yatırımlara yönelmesini sağlayacak ekonomik ortamı
oluşturması,
- Türk Lirasının değer kaybını önlemesi fakat ihracat sektörlerinin dış rekabet güçlerini artırmalarını da
sağlaması
gerekmektedir.
Türkiye’nin ekonomik dönüşümü
sağlaması yönündeki dışsal etkiler büyük ölçüde AB menşelidir. Söz konusu
etkiler, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinin üç farklı yönü itibarıyla ortaya
çıkmaktadır:
- Türkiye’nin AB ile olan yoğun
ticari ve ekonomik ilişkileri,
- Türkiye’nin AB ile gümrük birliği ilişkisi içinde olması,
- Türkiye’nin, 1999 yılında yapılan Helsinki zirvesinde resmileşen AB’ne
tam üye adaylığı ve daha ileriki bir dönemde söz konusu olabilecek Parasal Birlik
üyeliği.
Türkiye ekonomisinin 1980’li
yıllardan itibaren dışa açılmasıyla başlayan süreçte, özelde gümrük birliği
ilişkisi genelde ise ekonomilerin küreselleşmesi akımı çerçevesinde bir taraftan
Türk girişimcilerin daha fazla dış piyasalara açıldığı diğer taraftan da
yabancı sermayenin ve girişimcilerin Türkiye’yi yeni bir pazar olarak seçip
yatırımlarını buraya kaydırdıkları gözlenmektedir. Bu nedenle Türk firmaları hem
iç piyasada hem de dış piyasalarda artan bir rekabetle karşı karşıya kalmaktadır.
Bu durumda, Türk firmalarının rekabet güçlerini ve pazar paylarını koruyarak yeni
piyasalara açılmaları ve pazarlarını genişletmeleri gerekmektedir. Kalifiye eleman
istihdamı, verimliliğin artırılması, maliyetlerin düşürülmesi, yeni pazarlama ve
üretim tekniklerinin geliştirilmesi, üretim fonksiyonunun kar maksimizasyonu
doğrultusunda oluşturulması ve ölçek ekonomilerine ulaşılması, bu doğrultuda
gerçekleştirilebilecek başlıca yapısal dönüşümlerdir.
12 Eylül 1963 tarihinde imzalanarak
1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Antlaşması ile Türkiye ve AET
arasında ortaklık ilişkisi kurulmuş ve Türkiye’ye yönelik bir tam üyelik
perspektifi oluşturulmuştur. Ankara Antlaşması ve 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe
giren Katma Protokol ile Türkiye’nin ekonomi politikalarını Topluluğun ekonomi
politikalarına yakınlaştırması, Topluluğun mali yardımlarının da desteği ile
ekonomisini güçlendirmesi, ekonomik kalkınmasını hızlandırarak Topluluk üyesi
devletler ile arasındaki ekonomik gelişmişlik açığını kapatması ve gümrük
birliğine hazırlanması ilke bazında öngörülmüştür. Söz konusu ilkeler,
Türkiye’nin AB’ne tam üyelik için katetmesi gereken yolu tarif etmesi bakımından
önem taşımaktadır. 1996’da başlayan gümrük birliği çerçevesinde de
Türkiye’nin AB menşeli sanayi mallarına uyguladığı (karşılıklı olarak)
gümrük vergisi ve fonları sıfırlaması, üçüncü ülkelere karşı AB’nin ortak
gümrük tarifesini benimsemesi ve AB’nin dış ticaret politikalarına uyması hükme
bağlanmıştır.
Avrupa Birliğine tam üyelik
sürecinde aday ülke konumu itibarıyla Türkiye’nin yerine getirmekle yükümlü
olduğu siyasi, ekonomik ve kurumsal koşullar Haziran 1993’te gerçekleşen Kopenhag
zirvesinde kararlaştırılan ve Kopenhag kriterleri olarak da adlandırılan ilkelerde
ifadesini bulmaktadır. Düzenli işleyen bir piyasa ekonomisinin oluşturulması ve
ulusal ekonomilerin AB içerisindeki piyasa güçleri ve rekabetçi baskılar
karşısında yeterince dirençli bir yapıya kavuşturulması, tüm aday ülkeleri
bağlayan Kopenhag kriterlerindendir. Türkiye’nin AB’ye tam üye olması durumunda,
adaylık döneminde başlayan bir hazırlanma sürecinin beraberinde benimsemesi gereken
topluluk müktesebatı da ekonomik ve mali hükümler içermektedir. Roma Antlaşması,
Tek Avrupa Senedi ve Maastricht Antlaşması üye ülkelerin ekonomilerinin
yakınlaştırılması, ekonomi politikalarının koordinasyonu ve iş gücü, mal, hizmet
ve sermayenin serbest dolaşımına ilişkin topluluk hukukunu ortaya koymaktadır. Bu
bakımdan, Ekonomik ve Parasal Birlik topluluk müktesebatının bir parçasıdır ve
Türkiye’nin de, AB üyesi olması halinde bu hukuka riayet etmesi gerekecektir.
Maastricht kriterleri olarak
adlandırılan, Parasal Birliğin üçüncü aşamasına geçiş koşulları AB’ne tam
üye adayı durumundaki ülkeler için karşılanması gerekli yükümlülükler olmamakla
birlikte, Parasal Birliğe dahil olmak isteyen AB ülkelerinin bu koşulları yerine
getirmesi zorunludur. Bu bakımdan Maastricht Antlaşması Avrupa Birliği için yeni bir
parasal hukuk sistemi ortaya koymaktadır. AB’ne tam üyeliği gerçekleştiği takdirde
Türkiye’nin Parasal Birliğe girebilmesi için enflasyon oranı, kamu borçları,
bütçe açıkları, faiz oranları ve devalüasyon (ya da “depreciation”) konusundaki
Maastricht yakınlaşma kriterlerini yerine getirmesi ve ayrıca, T.C. Merkez Bankasının
tam özerkliğini ve AMBS’ye entegrasyonunu sağlaması, sermaye hareketlerini
serbestleştirmesi, finansal piyasalar için güven verici bir yasal ortam oluşturması,
Türk Lirasını tedavülden kaldırarak Euro’yu benimsemesi ve para politikası
uygulama yetkilerini AMB’ye devretmesi gerekecektir.
Türkiye’nin gerek iç ve dış
piyasalarda rekabet edebilmesi gerekse AB ve Parasal Birliğe üyelik sürecini
tamamlayabilmesi için yerine getirmek durumunda olduğu iktisadi yükümlülük ve
yapısal reformlar, her şeyden önce yapılması gerekenlerin ve yapılmak istenenlerin
bilincinde olarak kararlı ve istikrarlı bir tavır almayı gerektirmektedir. İçinde
bulunulan ekonomik konjonktür ve gelişmeler, Türkiye’deki ekonomik ve politik karar
birimlerini bu tavrı almaya sevk etmektedir. Yaşanan gelişmelerin net sonuçlarını
ise ancak uzun vadede görmek mümkün olacaktır.