Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

SONUÇ

 

Avrupa Birliği çerçevesinde yaşanan siyasi bütünleşme sürecinin temel taşlarından birisi de ekonomik bütünleşme hareketidir. Ekonomik bütünleşmenin önemli bir tamamlayıcı bileşeni ise parasal bütünleşmedir. Bu bakımdan, Avrupa Para Birliğinin kurulması, Avrupa’daki ekonomik entegrasyon hareketinin ulaşılan en son noktasıdır. Parasal Birlik, Tek Pazarın doğal bir tamamlayıcısı olarak görülmektedir. Avrupa Birliği içerisinde insanların, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbestçe dolaşımını öngören Tek Pazarın etkinliğinin artmasının, üye ülkelerin paraları arasındaki döviz işlemlerinin yol açtığı maliyetlerin ve döviz kuru belirsizliklerinin ortadan kalkmasıyla mümkün olacağı düşünülmektedir. Bunu sağlayacak olan da, üye ülkelerin tek para kullanımına geçmeleridir.

 

Euro’nun uygulamaya konulması temelde üç alanda tasarruf sağlayacaktır:

1- Kambiyo işlem maliyetlerinin azalması. Tek para sistemi, üye ülkelerin kendi aralarındaki ticarette ulusal paraların birbirine çevriminden kaynaklanan maliyetleri ortadan kaldıracaktır.

2- Döviz kuru istikrarı. Parasal Birliğe dahil ülkelerin ulusal paralarının dış değeri birbirlerine karşı sabitlendiği ve nihai aşamada ulusal paralar tedavülden kaldırılarak tek paraya geçileceği için döviz kuru riski önemli ölçüde azalmaktadır. Döviz kuru riskinin azalması, dış ticaretteki belirsizlikleri de büyük ölçüde gidererek firmaların daha net kararlar alabilmelerine olanak sağlamakta, kaynak dağılımında etkinliği artırmaktadır.

3- Fiyatların şeffaflaşması. Tek paraya geçiş, üye ülkeler arasındaki fiyat farklılıklarını ortaya koyarak fiyat karşılaştırmalarını kolaylaştırmaktadır. Bu durum firmaların ülkeler bazında fiyat farklılaştırmasına gitmelerini zorlaştırmakta ve Birlik genelinde fiyatların birbirine yakınlaşmasını sağlamaktadır. Fiyatların şeffaflaşması, benzer ürünler üreten firmalar arasındaki rekabeti de artırmaktadır.

 

Söz konusu üç alanda ortaya çıkan etkiler, ekonominin bütün alanlarına yayılan zincirleme etkileşimin temel taşlarını oluşturmaktadır. Bu sayede dış ticarette, yatırımlarda, üretimde, finansal piyasalarda ve global düzeyde birbirini sürükleyen bir etki-tepki mekanizması ortaya çıkmaktadır. Bu etkileşimin yarattığı başlıca ekonomik faydaları şu şekilde sıralamak mümkündür:

            - Tek Pazarın tamamlanması,

            - Fiyat mekanizmasının etkinliğinin artması,

            - Fiyat istikrarı,

            - Euro bölgesinde ticaretin yoğunlaşması, yatırım ve üretimin artması,

            - Ulusal para ve sermaye piyasalarının daha fazla bütünleşmesi ve derinlik kazanması,

            - Ulusal ekonomilerin yakınlaşması,

            - Sınır aşırı finansal işlemlerin kolaylaşması.

 

Euro’ya başarılı bir şekilde geçilmesi, üye ülkelerin ekonomi ve maliye politikalarının uygunlaştırılması ve Avrupa’nın siyasi bütünleşmesinin sağlanmasında önemli bir dayanak oluşturmak suretiyle politik avantajlar da sağlayacaktır.

 

Parasal Birliğin üçüncü ülkelere etkisi, bu ülkelerin Euro bölgesi ile olan ticari ve ekonomik ilişkilerine, uluslararası sermaye piyasalarına ve dış ticaretteki açıklık derecelerine ve uyguladıkları kur politikasına göre değişecektir. Bu itibarla ithalatının % 52,5’ini, ihracatının % 50’sini AB ülkeleri ile gerçekleştiren, Türk Lirasının nominal kur değerini Dolar ve Euro’dan oluşan kur sepetine göre ayarlayan, orta ve uzun vadeli kamu dış borç stokunun % 33,96’sı ve resmi rezervlerinin yaklaşık % 60’ı Euro’ya dahil para birimleri cinsinden olan, AB ile ortaklık ilişkisi bulunan ve gümrük birliği üyesi olan Türkiye’nin Parasal Birlik konusunda yaşanan gelişmelerden en çok etkilenecek ülkelerden biri olması kaçınılmazdır.

 

Euro’nun Türkiye üzerinde yaratacağı net etkiyi tam olarak tespit etmek oldukça zor görünmekle birlikte, Euro’nun Türkiye ekonomisi üzerinde etkide bulunacağı başlıca alanların dış ticaret, dış borç yönetimi, faturalama ve mali piyasalar olacağı düşünülmektedir.

 

Euro bölgesinde artan rekabet; fiyatların şeffaflaşması, ölçek ekonomileri, hedging ve işlem maliyetlerinin ortadan kalkması neticesinde fiyatların düşmesi Türkiye’nin Euro bölgesindeki firmalarla rekabetini güçleştirecek ve ihraç mallarının fiyatlarını düşmeye zorlayacaktır. Gümrük birliği bu etkinin daha fazla hissedilmesine yol açacaktır. İthalat açısından ise, Euro bölgesinde fiyatların düşmesi ithalatın birim maliyetini düşürerek, özellikle ara mal ve yatırım malı ithalatına bağlı yatırımları teşvik edecektir. Diğer taraftan ise, gümrük birliğinin de etkisiyle tüketim malı ithalatını artıracaktır. Bunun sonucunda, dış ticaret açığı artacaktır. İthal talebinin yükselmesi, yurt içinde ithal ikamesi mallar üreten işletmeler üzerinde de rekabet baskısı yaratacaktır.

 

Diğer taraftan, Euro’nun ABD Doları, Japon Yeni ve Türk Lirası karşısındaki kur değerinin artması, mal ve hizmet ihracatında Euro’nun kullanımını yaygınlaştırırken, ithalat sektörlerinde Euro karşısında zayıflayan para birimlerine yönelişe sebep olacaktır. Dış ticarette gelirler Euro cinsinden tahsil edilirken ödemelerin de zayıf para birimleri ile yapılması ödemeler dengesini olumlu yönde etkileyecektir.

 

Tek Pazarın tamamlanması, işlem maliyetlerinin ortadan kalkması ve piyasaların bütünleşmesi dolayısıyla Euro bölgesinde sağlanacak büyüme ve gelir artışı neticesinde üye ülkelerde ithal talebinin artması Türkiye’nin bu ülkelere olan ihracatını artıracaktır. Nitekim, Türkiye’nin OECD ülkelerine yaptığı ihracatın bu ülkelerdeki gelir artışına oldukça duyarlı olduğu ortaya konulmuştur. Orta vadede Euro alanında kaydedilecek % 2,9 oranındaki bir büyümenin Türkiye’nin EPB ülkelerine ihracatını % 7,2 oranında artıracağı tahmin edilmektedir.

 

Türkiye, gerçekleştirdiği ihracatın % 32’sinde ve ithalatın % 40’ında AB ülkelerinin para birimlerini kullanmaktadır. Ancak bu oranlar, Türkiye’nin dış ticaretinde AB ülkelerinin payından daha aşağıda kalmaktadır. Bu itibarla, Euro’ya geçişle birlikte, geçmişte üye ülkelerin para birimleri ile yapılan ticari faturalamada bu para birimlerinin yerini Euro alacağı gibi, Euro’nun uluslararası  piyasalarda rağbetinin artması ölçüsünde, ABD Doları ve diğer para birimleri ile gerçekleştirilen ticari faturalamalarda da Euro’ya yöneliş olacaktır.

 

Parasal Birliğin Türk bankacılık sektörü üzerindeki etkileri, bir yönüyle Euro/TL, Euro/Yen ve Euro/Dolar paritesindeki dalgalanmalara ve Türk bankalarının bu para birimleri karşısındaki açık ya da kapalı pozisyonuna göre ortaya çıkacaktır. Örneğin, Türk bankalarının Euro’da açık, ABD Dolarında kapalı pozisyonda olmaları durumunda Euro/Dolar paritesinin Euro lehine değişmesi bankaların kambiyo zararına uğramalarına, paritenin Dolar lehine değişmesi ise kambiyo kârı elde etmelerine yol açacaktır. Sektördeki bankaların ABD Dolarında açık, Euro’da kapalı pozisyonda olmaları durumunda Euro/Dolar paritesinin Dolar lehine değişmesi bankaların kambiyo zararına uğramalarına, paritenin Euro lehine değişmesi ise kambiyo kârı sağlamalarına sebep olacaktır.

 

Türk bankacılık sisteminde, T.C. Merkez Bankası rezervlerinde ve hane halklarının elinde Euro’ya dahil para birimleri (özellikle de Alman Markı) cinsinden bulunan dövizlerin ve döviz tevdiat hesaplarının en geç 1 Temmuz 2002 tarihine kadar Euro ile değiştirilmesi gerekmektedir. 1 Ocak 1999 – 1 Temmuz 2002 tarihleri arasındaki dönemde Euro’ya geçiş ihtiyaridir. Gerek geçiş döneminde gerekse bu dönemin bitiminde, Euro’nun piyasalardaki durumuna bağlı olarak Euro’ya dahil para birimlerinden ABD Dolarına ya da enflasyon ve yurt içi faiz hadlerinin durumuna göre Türk Lirasına yönelişler olabilir. Bu nedenle Türk bankacılık sektörünün Euro’ya dahil para birimleri cinsinden varlık ve yükümlülüklerini değerlendirmeleri, Euro’nun kısa, orta ve uzun dönemler itibarıyla uluslararası piyasalardaki durumuna ve Euro/Dolar paritesindeki değişmelere ilişkin olasılıkları içeren senaryo analizleri yapmaları ve döviz tevdiat hesaplarından yaygın para çekme olasılığına karşı nakit akımlarını düzenlemeleri gerekmektedir. Euro’nun güçlü bir para birimi durumuna gelmesi ise Euro’ya yönelik büyük bir talep yaratarak, Euro’nun kur değerinin artmasına ve Euro faiz hadlerinin yükselmesine neden olabilir. Kısa vadede Euro/Dolar, Euro/Yen ve Euro/TL paritelerinde ortaya çıkması beklenen belirsizlik ortamının bankaları ve diğer ekonomik birimleri kur riskiyle karşı karşıya bırakması da olasıdır. Ancak özellikle uzun vadede Euro’nun uluslararası piyasalarda güçlü ve istikrarlı bir para birimi olarak kendini göstermesine paralel olarak Türk bankacılık sektöründe ve mali piyasalarda ABD Dolarından Euro’ya doğru önemli yönelişler olabilir.

 

Tek para birimine geçilmesinin ardından, Parasal Birlik üyesi ülkelerin bankaları kadar Türk bankalarının da bilgisayar ve muhasebe sistemleri gibi teknik alt yapıda gerekli uyarlamaları yapmaları, personel eğitimi ve müşterilerin bilgilendirilmesine yönelik çalışmalarda bulunmaları gerekmektir. Bu hazırlıklar bankalar için ek maliyetlere yol açmaktadır. Ayrıca, tek paraya geçişle birlikte bankalar; Euro’ya dahil para birimleri arasında gerçekleştirilen döviz alım satım ve arbitraj işlemleri, hedging işlemleri, söz konusu para birimleri cinsinden yapılan para transferleri ve aracılık hizmetleri gibi gelir sağlayıcı faaliyetlerden de yoksun kalacaklardır. Bunun yanı sıra, Euro bölgesinde artan rekabet neticesinde Avrupa bankalarının, azalan kar ve pazar paylarını telafi etmek amacıyla yönelecekleri başlıca pazarlardan birisi de Türkiye olacaktır. Bu nedenle Türk bankaları, gerek yurt içi, gerekse yurt dışında yabancı bankalarla rekabet edebilmek amacıyla başlıca hizmet kalitesi ve türleri, rantabilite, personel sayısı ve niteliği, şube sayısı, teknolojik alt yapı, muhabir ilişkileri, faaliyet türleri ve kar payı gibi unsurlarda olmak üzere yeniden yapılanmaya gitmek durumundadırlar.

 

Yabancı piyasalarda Euro’ya dahil para birimleri cinsinden hisse senedi ve tahvil ihraç eden Türk şirketlerinin, söz konusu kıymetli kağıtları Euro cinsinden yeniden değerlemeleri gerekmektedir. Bunun yanı sıra, Euro bölgesinde faiz ve kur farklılıklarının ortadan kalkması, faiz hadlerinin düşmesi ve piyasaların stabilize olması nedeniyle getiri oranlarının düşmesi, yabancı fonların riskli fakat potansiyel getirisi yüksek olan İMKB’ye yönelmesini ve bu sayede Türkiye’ye kısa vadeli yabancı sermaye girişi sağlayabilir. Ancak, yüksek getiri arayan yabancı fonların Türkiye’ye çekilebilmesi için Türk para ve sermaye piyasalarında yatırımcılar, ihraççılar ve aracı kurumlar açısından önem taşıyan yatırımcı güvenliği, şeffaflık, vergilendirme, azınlık ve temsil hakları gibi konularda yabancı sermayenin endişelerini giderici adımların atılması gerekmektedir.

 

Parasal Birliğin katkısıyla Euro sermaye piyasalarının bütünleşmesi, derinleşmesi, faiz oranlarının düşmesi ve istikrar kazanması, Türkiye’nin bu piyasalardan daha düşük maliyetle ve daha büyük hacimlerde borçlanma imkanını artıracaktır. Bunun yanı sıra Euro’ya dahil para birimlerinin 2002 yılında ortadan kalkması, gözetilmesi gereken risk sayısını azaltacak ve ABD Doları, Japon Yeni ve Euro’dan ibaret olan üç ana risk faktörü kalacaktır. Bu durum, dış borç yönetiminde büyük kolaylık sağlayacaktır. Diğer taraftan, Türkiye’nin döviz cinsinden varlık ve yükümlülükleri arasındaki uyumsuzluk da Türkiye’yi kur riskine maruz bırakmaktadır. Bu yönden bir kur riskiyle karşılaşmaması için Türkiye’nin varlık ve yükümlülüklerinin uyumlu olması, yalnız ihracat gelirleri dikkate alındığında dış borç döviz kompozisyonunun % 60 Dolar - % 40 Euro şeklinde oluşturularak, Japon Yeni ve diğer para birimleri cinsinden yükümlülüklerin Euro ve Dolar cinsinden yükümlülüklere çevrilmesi gerekmektedir. Bu sayede risk yönetimi daha da kolaylaşacaktır.

 

Uluslararası düzeyde rezerv para olarak kabul edildiği için, Türkiye’nin dış borç stoğu da ABD Doları cinsinden hesaplanmaktadır. Bu bakımdan, Euro ve Euro’nun alt para birimleri cinsinden alınan dış borçlar da dış borç servisince ABD Dolarına çevrilerek takip edilmektedir. Dolayısıyla, Euro/Dolar paritesindeki değişmeler dış borç stok rakamları üzerinde de değişmelere yol açmaktadır. Euro’nun ABD Doları karşısında değerinin artması Türkiye’nin dış borç stokunu artırırken, ABD Dolarının Euro karşısında değer kazanması ise dış borç stok rakamını azaltmaktadır.

 

Dış borç faiz yükü, Euro’ya dönüşecek dış borçlara uygulanacak faiz oranlarının değişken ya da sabit olmasına göre tek para sistemine geçişten etkilenecektir. Bu itibarla, Euro’ya dönüşen sabit faizli borçların nominal faiz oranları değişmezken, değişken faiz oranlarının yerini Euro Libor ve Euribor referans faiz oranları alacaktır. Ancak, Türkiye’nin toplam faiz ödemesi içerisinde değişken faizin payı % 11,07 oranında olduğu için, Euro’ya geçiş sebebiyle faiz oranlarından kaynaklanacak ek külfet yalnızca değişken faizli enstrümanların faiz oranlarının Euro Libor ve Euribor faiz oranlarına dönüştürülmesi sırasında ortaya çıkacaktır.

 

Parasal Birliğe geçişle birlikte uygulamaya giren Target Sistemi sayesinde para transferleri ve geri ödemeler en fazla 30 dakika içerisinde gerçekleştirilebilmekte ve Euro üzerinden aynı gün valörlü işlem yapabilmek olanaklı hale gelmektedir. Böylece, geçmişte Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasındaki zaman farkından ötürü, bu ülkelerin ulusal paraları üzerinden aynı gün valörlü işlem yapılamamasından kaynaklanan kur farkları, zaman kayıpları ve işlem maliyetleri de ortadan kalkmaktadır.

 

Euro’ya geçiş, Türkiye’nin döviz rezervlerinin yönetimi, kompozisyonu ve yapısı üzerinde de etkili olacaktır. Türkiye’nin resmi döviz rezervlerinin yaklaşık % 60’ı AB ülkelerinin para birimleri cinsindendir. T.C. Merkez Bankasının, döviz rezervlerindeki Euro’ya dahil paraları en geç 1 Temmuz 2002 tarihine kadar Euro ile değiştirmesi gerekmektedir. Söz konusu değiştirme işlemi, Euro ile üye ülkelerin para birimleri arasındaki pariteler sabitlendiği için herhangi bir kayba yol açmayacaktır. Türkiye’nin AB ile olan ekonomik ve ticari ilişkilerinin yoğunluğunun yanı sıra Euro’nun istikrarlı ve güçlü bir para olması ve uluslararası piyasalarda benimsenmesi halinde, zamanla Türkiye’nin döviz rezervleri içerisinde Euro’nun payının Euro’ya dahil para birimlerinin payından daha fazla olması beklenebilir.

 

T.C. Merkez Bankası, Türk Lirasının nominal kur değerini 1 Ocak 1999 tarihinden itibaren “1 Dolar + 0,77 Euro”dan oluşan yeni kur sepetine göre yönetmeye başlamıştır. T.C. Merkez Bankası tarafından 1999 tarihinde ilan edilen kur ve para politikası çerçevesinde, Aralık 1998 – Aralık 1999 arasındaki dönemde % 60,6 oranında artan kur sepetinin Aralık 1999 – Aralık 2000 döneminde % 20 oranında değerlenmesi öngörülmektedir. Bununla birlikte Türkiye’nin Türk Lirasını doğrudan Euro’ya bağlaması ya da döviz sepeti içinde Euro’nun payını artırması, ekonomisini AB ülkelerinin ekonomilerine yakınlaştırmadan uygun bir politika tercihi olarak görülemez. Kaldı ki, dış yükümlülüklerin yaklaşık yarısının ABD Doları cinsinden olması, Türk Lirasının doğrudan Euro’ya bağlanması durumunda Türkiye’yi Euro/Dolar paritesindeki dalgalanmalardan kaynaklanan döviz kuru riskiyle karşı karşıya bırakır. Ayrıca, T.C. Merkez Bankası tarafından 2000 yılında uygulanacak kur politikası doğrultusunda kur sepetindeki günlük artış oranlarının dönem başında açıklanmış olmasına ve büyük ölçüde programın gerçekleşmesine karşın Euro/Dolar çapraz kurundaki belirsizlik sürmektedir. Bu ise sepetin artış oranı önceden düzenlense bile, sepete dahil olan Dolar ve Euro’nun ayrı ayrı Türk Lirası karşısındaki değerlerinin değişmesine yol açabilmektedir. Örneğin, Euro/Dolar çapraz kurunun Dolar lehine değişmesi, sepetin kümülatif artışı ne olursa olsun, Türk Lirasının ABD Doları karşısında, Euro karşısındaki değer kaybına nispeten daha fazla değer yitirmesine yol açacaktır.

 

Türkiye’nin, Parasal Birliğin gerek Euro bölgesinde gerekse uluslararası ekonomide yaratacağı yeni çevrede, olumlu etkilerinden azami ölçüde yararlanabilmesi, olumsuz etkilerinden ise mümkün olduğunca kaçınabilmesi için ekonomisinde önemli değişimlere yol açacak yapısal reformları sonuçlandırması gerekmektedir. Bu gereklilik, hem ekonomik konjonktürün Türkiye’nin önüne koyduğu içsel bir zorunluluk, hem de bir taraftan AB’ne tam üye olmaya aday, dolayısıyla Parasal Birliğe de müstakbel aday, diğer taraftan ise gümrük birliği üyesi konumundaki Türkiye’nin her iki taraftan da yerine getirmekle mükellef olduğu topluluk kriterleri anlamında dışsal bir etkidir.

 

İçsel bir zorunluluk olarak, Türkiye yıllardır kronikleşen ya  da arızi olarak dönem dönem ortaya çıkan ekonomik sorunlarını kalıcı olarak çözüme kavuşturarak vatandaşlarının harcanabilir gelir ve refah düzeyini yükseltmeli, gelir dağılımındaki dengesizliği gidermeli, devletin asli görevleri olan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, araştırma-geliştirme ve alt yapı alanlarında daha fazla yatırım yapmalı, serbest piyasa ekonomisinin “vahşi kapitalizm”e dönüşmeksizin düzenli bir şekilde işlemesini sağlamalı, rekabet ve girişim eşitliği ve serbestliğinin önündeki engelleri kaldırmalı ve ekonomik büyümeyi artırmalıdır.  Bunun için de Türkiye’nin öncelikle;

 

            -  Ekonomik ve siyasi istikrarı sağlaması,

            -  Enflasyonu düşürmesi,

            - Korumacılık politikalarının arkasında gelişen ve bu nedenle verimliliği düşük endüstri dallarını tedricen dış rekabete açması,

            - Kamu borçlanma gereksinimini azaltarak hem bütçe üzerindeki borç yükünü hafifletmesi hem de büyük ölçüde kamunun sığ sermaye piyasasından borçlanmasının sebep olduğu yüksek faiz oranlarını aşağı çekmesi,

            - Yüksek kamu açıklarına sebep olan, verimsiz kamu harcamalarını artıran ve rekabet koşullarını bozan ya da özel sektörün daha verimli ve karlı bir şekilde işletebileceği kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesini tamamlaması,

            -  Reel yatırımların önündeki kredi temini, yüksek faiz hadleri gibi engelleri kaldırarak, tasarrufların spekülatif yatırımlardan reel yatırımlara yönelmesini sağlayacak ekonomik ortamı oluşturması,

            - Türk Lirasının değer kaybını önlemesi fakat ihracat sektörlerinin  dış rekabet güçlerini artırmalarını da sağlaması

            gerekmektedir.

 

Türkiye’nin ekonomik dönüşümü sağlaması yönündeki dışsal etkiler büyük ölçüde AB menşelidir. Söz konusu etkiler, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinin üç farklı yönü itibarıyla ortaya çıkmaktadır:

- Türkiye’nin AB ile olan yoğun ticari ve ekonomik ilişkileri,

            - Türkiye’nin AB ile gümrük birliği ilişkisi içinde olması,

            - Türkiye’nin, 1999 yılında yapılan Helsinki zirvesinde resmileşen AB’ne tam üye adaylığı ve daha ileriki bir dönemde söz konusu olabilecek Parasal Birlik üyeliği.

 

Türkiye ekonomisinin 1980’li yıllardan itibaren dışa açılmasıyla başlayan süreçte, özelde gümrük birliği ilişkisi genelde ise ekonomilerin küreselleşmesi akımı çerçevesinde bir taraftan Türk girişimcilerin daha fazla dış piyasalara açıldığı diğer taraftan da yabancı sermayenin ve girişimcilerin Türkiye’yi yeni bir pazar olarak seçip yatırımlarını buraya kaydırdıkları gözlenmektedir. Bu nedenle Türk firmaları hem iç piyasada hem de dış piyasalarda artan bir rekabetle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durumda, Türk firmalarının rekabet güçlerini ve pazar paylarını koruyarak yeni piyasalara açılmaları ve pazarlarını genişletmeleri gerekmektedir. Kalifiye eleman istihdamı, verimliliğin artırılması, maliyetlerin düşürülmesi, yeni pazarlama ve üretim tekniklerinin geliştirilmesi, üretim fonksiyonunun kar maksimizasyonu doğrultusunda oluşturulması ve ölçek ekonomilerine ulaşılması, bu doğrultuda gerçekleştirilebilecek başlıca yapısal dönüşümlerdir.

 

12 Eylül 1963 tarihinde imzalanarak 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe giren Ankara Antlaşması ile Türkiye ve AET arasında ortaklık ilişkisi kurulmuş ve Türkiye’ye yönelik bir tam üyelik perspektifi oluşturulmuştur. Ankara Antlaşması ve 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile Türkiye’nin ekonomi politikalarını Topluluğun ekonomi politikalarına yakınlaştırması, Topluluğun mali yardımlarının da desteği ile ekonomisini güçlendirmesi, ekonomik kalkınmasını hızlandırarak Topluluk üyesi devletler ile arasındaki ekonomik gelişmişlik açığını kapatması ve gümrük birliğine hazırlanması ilke bazında öngörülmüştür. Söz konusu ilkeler, Türkiye’nin AB’ne tam üyelik için katetmesi gereken yolu tarif etmesi bakımından önem taşımaktadır. 1996’da başlayan gümrük birliği çerçevesinde de Türkiye’nin AB menşeli sanayi mallarına uyguladığı (karşılıklı olarak) gümrük vergisi ve fonları sıfırlaması, üçüncü ülkelere karşı AB’nin ortak gümrük tarifesini benimsemesi ve AB’nin dış ticaret politikalarına uyması hükme bağlanmıştır.

 

Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinde aday ülke konumu itibarıyla Türkiye’nin yerine getirmekle yükümlü olduğu siyasi, ekonomik ve kurumsal koşullar Haziran 1993’te gerçekleşen Kopenhag zirvesinde kararlaştırılan ve Kopenhag kriterleri olarak da adlandırılan ilkelerde ifadesini bulmaktadır. Düzenli işleyen bir piyasa ekonomisinin oluşturulması ve ulusal ekonomilerin AB içerisindeki piyasa güçleri ve rekabetçi baskılar karşısında yeterince dirençli bir yapıya kavuşturulması, tüm aday ülkeleri bağlayan Kopenhag kriterlerindendir. Türkiye’nin AB’ye tam üye olması durumunda, adaylık döneminde başlayan bir hazırlanma sürecinin beraberinde benimsemesi gereken topluluk müktesebatı da ekonomik ve mali hükümler içermektedir. Roma Antlaşması, Tek Avrupa Senedi ve Maastricht Antlaşması üye ülkelerin ekonomilerinin yakınlaştırılması, ekonomi politikalarının koordinasyonu ve iş gücü, mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımına ilişkin topluluk hukukunu ortaya koymaktadır. Bu bakımdan, Ekonomik ve Parasal Birlik topluluk müktesebatının bir parçasıdır ve Türkiye’nin de, AB üyesi olması halinde bu hukuka riayet etmesi gerekecektir.

 

Maastricht kriterleri olarak adlandırılan, Parasal Birliğin üçüncü aşamasına geçiş koşulları AB’ne tam üye adayı durumundaki ülkeler için karşılanması gerekli yükümlülükler olmamakla birlikte, Parasal Birliğe dahil olmak isteyen AB ülkelerinin bu koşulları yerine getirmesi zorunludur. Bu bakımdan Maastricht Antlaşması Avrupa Birliği için yeni bir parasal hukuk sistemi ortaya koymaktadır. AB’ne tam üyeliği gerçekleştiği takdirde Türkiye’nin Parasal Birliğe girebilmesi için enflasyon oranı, kamu borçları, bütçe açıkları, faiz oranları ve devalüasyon (ya da “depreciation”) konusundaki Maastricht yakınlaşma kriterlerini yerine getirmesi ve ayrıca, T.C. Merkez Bankasının tam özerkliğini ve AMBS’ye entegrasyonunu sağlaması, sermaye hareketlerini serbestleştirmesi, finansal piyasalar için güven verici bir yasal ortam oluşturması, Türk Lirasını tedavülden kaldırarak Euro’yu benimsemesi ve para politikası uygulama yetkilerini AMB’ye devretmesi gerekecektir.

 

Türkiye’nin gerek iç ve dış piyasalarda rekabet edebilmesi gerekse AB ve Parasal Birliğe üyelik sürecini tamamlayabilmesi için yerine getirmek durumunda olduğu iktisadi yükümlülük ve yapısal reformlar, her şeyden önce yapılması gerekenlerin ve yapılmak istenenlerin bilincinde olarak kararlı ve istikrarlı bir tavır almayı gerektirmektedir. İçinde bulunulan ekonomik konjonktür ve gelişmeler, Türkiye’deki ekonomik ve politik karar birimlerini bu tavrı almaya sevk etmektedir. Yaşanan gelişmelerin net sonuçlarını ise ancak uzun vadede görmek mümkün olacaktır.

 

 

Back to about me